Hakkari Özel - ORAL ÇALIŞLAR: SÜRGÜNLER FİLİZ VERİYOR İkinci gece kalabalık 10 bini aşmıştı. Ferhat Tunç, Hakkarililerin en çok bekledikleri sanatçıydı. Vali onu sakıncalı bulmuş ve konser vermesini yasaklamıştı.
Ektan Demir, Batmanlı bir doktor. Diyarbakır DevletHastanesi'nde cilt uzmanı olarak görev yapıyordu. Eşi de Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde fizyoterapi uzmanı olarak çalışıyordu. Bir sabah karşısına tayin emriyle dikildiler. Ektan Demir aynı zamanda Diyarbakır'da özel bir hastanede de uzmanlık görevini sürdürüyordu. Ektan Demir'in tayin edildiği yer Hakkari Devlet Hastanesi'ydi. Yani sürgün. Bir devlet memurunu cezalandırmak için en iyi yollardan birisi kuş uçmaz kervan geçmez bir yere tayin etmekti. Ektan Demir, "Görülen lüzum üzerine" Hakkari 'ye atanmıştı. Birileri, "Batı Çalışma Grubu böyle uygun gördü" dediler. Hani Batı Çalışma Grubu şeriatla mücadele ediyordu? Ektan Demir'e kimsenin şeriatçı demesi mümkün değildi. Çağdaş birkişiydi. 2000 yılının Ekim 'inde hangi anlayış onu Hakkari 'ye sürgün ediyordu?
Dört günlük Hakkari deneyimimizle öğrendik ki, Güneydoğu hala sorunlarla yük-lüydü. Hala "sakıncalılar" diyanydı. Batman Devlet Hastanesi'ndeki 11 uzman doktor da MHP 'nin güçlü olduğu Yozgat, Kahramanmaraş gibi illere sürülmüştü. Üstelik onların yerine de kimse atanmamıştı. Bunlar arasında iki beyin cerrahı, dahiliye, göğüs, kalp ve damar hastalıkları gibi alanlarda uzman doktorlar vardı.
Doktorları Batman 'dan sürgün eden anlayış Hakkari 'ye de uzman doktor göndermiyordu. Ektan Demir gibi gönderilenler ise "sürgün" mantığıyla sırf eziyet olsun diye tayin edilip istifaya zorlanıyordu. Hakkari 'nin en önemli sorunlanndan birisi de sağhktı. 60 bin nüfuslu kentte bir dahiliye, bir genel cerrahi uzmanı, bir kadın doğum uzmanı olmak üzere yalnızca üç uzman doktor, altı da pratisyen doktor görev yapıyordu.Hakkari 'yle aynı nüfüsa sahip olan Yüksekova 'da da benzer bir durum vardı. Bir çocuk, bir genel cerrahi uzmanı, bir aile hekimi ve dört pratisyen doktor, koca ilçenin sağlık sorunlarım çözmeyi üstlenmişlerdi. Şemdinli 'de bir ai le hekimi, beş pratisyen. Çukurca'ya ise iki pratisyen doktor yeterli bulunmuştu.
Hakkari'nin varoşları
Hakkari bir yokluklar ve yoksulluklar di-yarı... 15 yıllık "düşük yoğunluklu savaş" bu yokluk ve yoksulluğun iyice artmasına neden olmuş. Çevrede boşaltılan yüzlerce köyün çaresiz insanları canını Hakkari'ye atmış. Hiçbir eğitimi olmayan, üretimden koparılmış binlerce insan, aç susuz, işsiz, güçsüz, Hakkari 'nin varoşlannda yaşıyor.
Şehrin nüfusu bu süre içinde iki katına çıkmış. Meryem Yıldız, bu göçmenlerden birisiydi. Köyünü uçaklar bombalamıştı. Ağır yaralanan Meryem'in kocası yanı basında yaşamını yitirmişti. Yedi ay sonra Meryem yedinci çocuğunu da doğurdu. Çocukları ve akrabalarıyla birlikte Çukurca'nın Narlı köyünü terk edip Hakkari 'ye yerleştiler. Daha doğrusu köyleri zorla boşaltıldı. Bu 7 çocukla yaşamını yeniden nasıl kuracaktı? Derme çatma bir evin içinde kocasının kardeşleri, onlann çocukları ve 7 çocuğuyla bir cehennemin içine düşmüştü.
25 yaşında dul bir kadın, yakın akrabalarının da itip kaktığı bir yaşama mahkum edil-mişti. Hakkari, binlerce Meryem'le dolu.
Bir evde 25 kişi
Merzan mahallesinde 25 kişiyle briketten yapılmış derme çatma evini tamir etmeye çalışan Çukurca'nın Siwişki(Cevizli) köyünden Süleyman Tekin, elinde keserle yanımıza koşup geldi ve derdini anlatmaya çalıştı. "Öldük beyim biz buralarda, îş yok, para yok, bir evin içinde 25 kişiyiz. Ya bize yardım etsinler ya da izin versinler, köyümüze dönelim. Topraklarımızı ekelim. Hayvanlarımızı otlağa çıkaralım. Artık barış olsun " Süleyman Tekin'in evine girdik. Uydurma, derme çatma şekilde yapılmış duvarlar çatlamıştı. Bu kışı nasıl geçireceklerdi
Fidan Kaçmaz 15 yaşında güzel bir genç kız. Rengarenk yöresel giysilerle bize merhaba dedi. Çukurca'nın Işıklı köyünden 12 yıl önce göç etmiş. O da kalabalık bir evin genci. Bu güzel elbise senin mi diye sorduk. Yengesinindi. "Bizim dertlerimizi anlatın, yazın, işimiz yok. Barış istiyoruz" dedi. Birlikte fotoğraf çektirdik.
"Hakkari’de pazar ve cuma akşamları kentin ana caddesinde trafik kesiliyor, istiklal Marşı eşliğinde bayrak töreni yapılıyor. Kültür köprüsü etkinlikleri hem konuklara hem de ev sahiplerine unutulmaz günler yaşattı. "Hakkari'de bir Mevsim9' filmi ise ilk kez gösterildi."
Bütünkente hazır ol
Belediye Başkanı Hüseyin Ümit, HA-DEP'liydi. Yöredeki önemli bütün yerleşim birimlerinde HADEP yüzde 70'ler civarında oy almıştı. Bu yüzdeler, bölgedeki güvenlik güçlerini daha tedirgin mi etmişti? Her pazar ve her cuma akşamı ana caddeye arabayla girmek yasaklanmıştı. Hakkarililere nedenini sorduğumuzda, "Birazdan İstiklal Marşı okunacak ve göndere bayrak çekilecek" ya-mtını aldık "Bunun için caddeyi neden kapatıyorlar ki?” dediğimizde “Askerler gelecek te ondan. Cuma günleri de aynı tören yapılır. Yine anayol kesilir. Yoksa sizin şehirlerinizde böyle olmuyor mu ?” dediler.
SODEV Başkanı kütür eski Bakam Ercan Karakaş, bütün programı çok özel bir gayretle düzenleyen Vecdi Sayar ve Özdem Petek, Zeynep Oral, Can Dündar, ANAP Diyarbakır Milletvekili Haşim Haşimi, Halil Ergün, Moğollar, Grup Bulutsuzluk Özlemi, Yasemin Göksu, Mazlum Çimen, Pınar Kür, Nebil Özgentürk, Altan Erkekli, Şerif Sezer, Genco Erkal, Işıl Özgentürk, Ayça Atikoğlu, Ferhat Tunç, Yaşar Seyman, İsa Çelik, Tuncer Necmioğlu, Tuncel Kurtiz, Gürbüz Çapan, Sezen Öz Sezer Duru, Muhsin Kızılkaya, Cengiz Bektaş, Melike Demirağ, Metin Uca, Jülide Kural, Reis Çelik, Grup Anatolia, Orhan Alkaya, Alaattin Aksoy, Murat Morova, Berhan Şimşek, Ahmet Uğurlu, Sema destek amacıyla Hakkari'ye gelmişti.
Hakkari, dertli bir kentti. Unutulmuş, ağır baskılara uğramış, yokluk ve yoksulluklar kentiydi. Onlarca aydının kentlerine gelmesi onlara umut aşılamıştı. Bu umudu ve acıyı en iyi anlatanlardan birisi, Hakkari'nin hocası, acılarnın ve tarihinin yazıcısı İhsan Çö-lemerik'ti. Yüzlerce kişinin doldurduğu Hakkari Belediyesi Kültür Merkezi'nde ko-nuklara Hakkari'nin tarihini anlattı: "Hakkari geçmişte edipler diyarıydı. Gerek ilk, gerekse ortaçağda Mezopotamya, İran ve Anadolu'da kurulan imparatorluklar sınırlı ve ’ iç işlerine karışmama' koşuluyla Hakkari'yi egemenlik alanlarında tutabilmişlerdir. Bu otonom yapıyı Osmanlılar da benimsedi. EvliyaÇelebi'nin 'azil kabul etmeyen ulu hakanlık' olarak tanımladığı Hakkari beyleri, kendi adlarına para bastınp hutbe okutuyorlardı.' Özerk hükümet statüsü'nü en fazla sürdüren beyliklerden biri olmuştur. Beylik 1847 'de tasfiye oldu. Asırlarca devam eden bu siyasal özerklik, aşılmaz coğrafyası tarafından da destekleniyordu. Bağımsız yaşam, yöre kültürünün gelişmesine ve birçok ünlü şahsiyetin yetişmesine de zemin hazırladı."
"Hakkari'de Bir Mevsim" filminin öyküsü, Ferit Edgü'nün romanından alınmıştı. Edgü askerliğim yaptığı Hakkari'yi kitabında bir şiirle şöyle anlatmıştı: "Hak kentim,/ Çileli gözlerin/cüzamlı derin/ve...kar ile devam eder adın/irtifa bin altı yüz metre/nüfus on bin/ yansı asker/ ne yolun var, ne suyun/yarlar arasında akan ve yazadoğru/karlarla birlikte taşan Zap'ını saymazsak/Adm gibi garip bir kentsinHakkari."
Ferit Edgü'nün yazdıklarından bugüne ne değişmiş? Nüfus şimdi 70 binden aşağı değil diyorlar. Asker ve polis yine yarısı mı? Her yer polis doluydu. Sivili, üniformalısı. Ne söylesek dinliyorlar ve üstlerine aktanyor-lardı. Zaten o kalabalıkta kim polis, kim sade yurttaş ayırt edemiyorduk.
Polisin ve askerin çokluğu ya da geçmişte yaşanan acılar Hakkariliye farklı konuşmasını öğretmişti. Kültür günlerinin başlangıç gecesinde kapalı spor salonunu ağzına kadar dolduran ve dışarılara taşan kalabalık hiç slogan atmıyordu. Dudaklardan tartışmaya yol açacak en ufak bir sözcük çıkmıyordu. Slogan yoktu, yalnızca alkışla, sade bir biçimde sanatçılara ve konuşmacılara destek veriyorlardı. Hiçbir şey söylemiyorlardı. Belki de her şeyi böyle ifade ediyorlardı.
İkinci gece kalabalık 10 bini aşmıştı. Ferhat Tunç, Hakkarililerin en çok bekledikleri sanatçıydı. Vali onu sakıncalı bulmuş ve konser vermesini yasaklamıştı. Yasağı Hak-karili bile anlamıyordu. Ercan Karakaş dev-reye girdi. Hüsamettin Özkan'la konuştu. O da içişleri Bakanı Sadettin Tantan'la konuştu, izin çıktı. Ferhat Tunç uçağa atlayıp Hakkari'ye konser vaktine yetişti.
Bu kez benim telefonum çaldı, içişleri Bakanı Sadettin Tantan, "Hassasiyet varmış, Ferhat Tunç konser vermesin, gerisini yapa-bilirsiniz" dedi. Kapalı spor salonunun içi ve dışı binlerce insanla doluydu. Bakan sözüne güvenilerek konser ilan edilmişti.Onbin kişi nasıl yatıştınlacaktı? Acaba birileri provo-kasyon mu yapmak istiyordu?
HADEP îl Başkanı Sabahattin Sıvacı, yurttaşları yatıştırmak ve provokasyonlara engel olmak üzere harekete geçti. Gece boyunca endişe sürdü. Polisle yurttaşlar arasın-da ufak tefek itişmeler dışında önemli bir olay meydana gelmedi.Hakkarili temkinliy-di, acılarla eğitilmişti. Dikkatli davrandı.
Sabah kalktığımızda, polisin boş durmadığım öğrendik. Ferhat Tunç'u getiren İstanbul-Hakkari Kültür Köprüsü'nün destekçilerinden Muhlis Taş'ı gözaltına almış, gözleri bağlı sorgulamış, sonra bırakmıştı. Ar-dmdan Hakkari'li yazar Muhsin Kızılkaya, yakınlarıyla birlikte gözaltına alınıp bırakıldı.
Gözaltı sorunu sürerken bir çocuk dokto-runun da özel tim ekibinden yediği dayağın öyküsünü dinledik. Olay şöyle gelişmişti: Bir çocuk, yakınlannca doktora getirilir. Doktor çocuğun neyi olduğunu getirenlere sorar. Onlar da bilmediklerim söylerler. Doktor bunun üzerine, anne-babasının gelmesini ister. Tedavi yapamayacağım söyler. Maskeli kişiler gelip doktoru döverler.
Kahvede otururken yanıma birisi geldi. "Bizim de derdimiz var, yazar mısın" diye sordu ve şunları anlattı- "Çukurcalıyım. Be- nim gibi 58 kişinin Çukurca'’ya girmesi ya-sak. Hiçbir gerekçesi yok. Düğünler oluyor, ölümler oluyor; başvuruyoruz, yasak deyip geri çeviriyorlar. Çok acı çekiyoruz." ismim sormak bile istemedim. Belki başı derde girerdi. Tıpkı özel timden dayak yiyen çocuk doktorunu arayıp sormadığım gibi.
Bütün bu tabloya bakarak, Hakkari'nin sırf acı ve çaresizlik olduğunu düşünebilirsiniz. Hiç öyle değil. Orada kaldığımız üç gün boyunca şehrin dört bir yamnda düğün vardı. Düğün için de özel güvenlik izni gerekiyormuş ama olsun. Hakkarili düğüne çok önem veriyor. Halaylar çekiliyor, türküler söyleniyor, yemekler kaynatılıyor. Muhsin Kızılka-ya'nın yeğeninin düğününe birlikte gittik. Uzun türküler eşliğinde halay çeken erkeklerle saf tuttuk.
Sümbül dağı dumanlıydı. Berçelan yaylasının ise mayın tarlası olduğunu söylediler.
Ters laleler, Berçelan yaylasının ve Sümbül dağının bitkileri. Muhsin Kızılkaya, şöyle dedi: "Dağlar kadın gibidir, seversen yüreğini açar." Hakkari'nin gençleri heyecanlı ve kendine güvenli. Bunca acıya, bunca baskı ya karşın dikkatli bir dikbaşlılıklan var. Bize şöyle seslendiler:" Yıllardır adını duyduğumuz ama göremediğimiz, düşlerim ve hayallerim kurduğumuz Berçelan'ı sizlerle paylaşmak istiyoruz." Berçelan, Hakkarili gençlerin çıkardığı bir dergi. Adını verdikleri Berçelan' ı bir günbile görememişler. Dağlar da döşenen mayınlanyla tanınıyor. Tıpkı Sümbül dağı gibi.
Hakkari, dağlann arasında bin yıllara inat yaşıyor. Zap suyunun kenarında, acılı ve dik başlı insanlann kenti. Şimdi yeni bir döneme hazırlanıyor. Bin yıldan artakalan dertlerle, ama umutla. Bir Hakkarilinin eski sürgün Vecdi Sayar'a bakarak dediği gibi; "Sürgünler daha yeni filiz veriyor...”
Kaynak: Cumhuriyet
|